Baharat atölyesi

Fransızlara Türk mutfağının olmazsa olmazı, tadı tuzu baharatlar ve bitki çaylarıyla ilgili bir atölye yaptım. Söylemesi kolay! Gel de dinleyicilerin anadilinde anlat bakalım! Deli işi ama iki arkadaş yaklaşık bir aydır içeriğini ve hangi baharatları anlatacağımızı ara ara bir araya gelip çalışarak, Türkiye’den her gelene eksik baharatlarımızı getirterek hazırlandık ve alnımızın akıyla çıktık.

Bu fikir nereden çıktı söyleyeyim. Geçen yıl tatlı-tuzlu hamur işleri atölyeme ve meze atölyesine katılan yabancıların bizim mutfaktan ne kadar etkilendiklerini fark ettim. Fransızlar dışında Endonezyalı ve İspanyol katılımcılar da olmuştu. Bu kez katılım daha da yüksekti çünkü Batı coğrafyası baharat kültürünü çok sonradan edindiğinden bu tür şeyler onlara kıymetli geliyor. Yaklaşık bir saat süren PowerPoint sunumu eşliğinde 20 tane baharatı tanıttık. Mutfakta nasıl kullanılır, yararları nedir? neyle neyi karıştırırsak şifalı olur vs vs. Fransızcam yettiğince anlattım.

Küçük kaplara koyduğumuz numuneler sayesinde adını bile duymadıkları (haşhaş, mahlep, mastika, çörekotu, kuşüzümü, yenibahar, sumak, pul biber) baharatları görme ve koklama şansı buldular. Tabii Türkiye’de taze rezene ve taze kişnişin olmadığını söyleyince bu kez şaşırma sırası onlardaydı. Her kültürün kendi damak zevki, kendi mutfak alışkanlıkları var.

Anlatılanları ilgiyle takip eden Fransızlar kimi zaman kolay, kimi zaman zor sorularla az da olsa terlettiler ama anlattıklarımızı sık sık not aldılar. Sunumun ardından kimi baharatlarla hazırladığımız tatlı ve tuzluların tadımına geçtik. Onlara deneteceğiz diye dört ayrı baharat çayını üst üste içtim. Fazlasıyla rahatlatan çaylar sayesinde birazdan uyuyup kalabilirim koltukta 🙂 Özetle bugün herkes çok mutlu ayrıldı atölyeden. Yeni yıl bereketli başladı. Bütün yorgunluğa, heyecana ve detaylı hazırlığa değdi gerçekten…Şimdi sıra bir sonraki atölyenin konusunu bulmakta.

Noel’de Berlin

2018 bitmeden bir yazı yetiştirmek istedim ama olmadı. Çünkü güzel bir gelişme oldu. Kış uykusuna bürünmüşçesine ağır geçen yılın son çeyreğinin son günlerinde freelance bir iş aldım (Böylece yeni yıl dileklerimden ilki 31 Aralık’tan önce gerçekleşti). Yoğunluktan ve 10 günlük noel tatilinde yaptığım Berlin kaçamağı yüzünden blogun başına oturamadım.

Bu Almanya’ya ikinci gidişimdi daha önce Münih’i görmüş ve Neuschwanstein şatosuna, Bavyera’ya bayılmıştım. Berlin’le ilgili kafamdaki olumsuz imaj nedeniyle bu şehri görmeyi hep erteledim. Ancak beni hayat dolu, çok kültürlü, dinamik, temiz ve her yerinden sanat ve tarih akan bir kent karşıladı.

Berlin gezisinden kısa bir kaç anekdota yer vereceğim. Kahvaltı için Google’da otele yakın (Mitte’de) bir mekan ararken, iki sokak paralelimizde biz caz kulübü buldum. Schlot girişin ücretsiz ve her gece canlı müziğin olduğu bir mekan. Rezervasyon yapılmıyor, erken giden sahneye çıkan trio veya quartet’i izleme ayrıcalığını elde ediyor. Şansımıza o gece masamızı San Francisco’lu ve Austin’li iki kızla paylaştık. Buraya hemen bir parantez açayım. Berlin gezisinde sıklıkla Amerikalı ve özellikle de California’lı turistlere denk geldim. Bunu evrenin bir mesajı olarak mı almalıyım? (Yeni yıl dileklerimden bir başkası gerçek mi olacak acaba?)

Almanya’da mutlaka noel pazarını deneyimlemek gerekiyor! Bu konuda Almanlar bir numaradır dedikleri kadar varmış. Gendarmenmarkt önünde kurulan noel pazarının ihtişamı, her akşam düzenlenen ücretsiz mini konserler, ışıklar, küçük kulübeler, sıcak şarap, yeme içme, tezgahlar kısaca her şey büyüleyiciydi. O kadar ki, hatıra olsun diye sıcak şarap içtiğimiz kupaları yanımızda getirdik. Berlin’de görülecek noel pazarlarını ve hangi tarihler arasında açık olduğunu bu linkten öğrenebilirsiniz.

Garip bir biçimde Berlin bizim için gurme turu da oldu. Hemen başarılı bulduğum iki restoranı paylaşayım. Biri Türk restoranı Osmans Töchter. Rezervasyonsuz yer bulmak zor, mekan nezih ve tüm masalar dolu oluyor. Mekanın sahibi zevkli ve kibar bir hanımefendi, rezervasyonumuz gözükmeyince, büyük bir incelik göstererek bizi bekleme odasına aldı, birer küçük şampanya ve atıştırmalık gönderdi. Abartısız, Avrupa’da yiyebileceğim en lezzetli mantıyı buldum. Yemekler çok güzel, mönü zengin, müşteriler genellikle Alman veya yabancı turistlerden oluşuyor. Kesinlikle öneririm. Tek eleştirim yalnızca nakit çalışıyor olmaları.

İkinci mekan önerim Factory Girl’ün kahvaltı menüsü bizim kahvaltı anlayışımıza yakın ve oldukça zengin. Çok talep gören bir yer olduğundan erken gitmek gerekiyor. Vejetaryen, etobur herkese uygun kahvaltı ve bolca içecek seçeneği sunuluyor.

Özetle, Berlin’den ayaklar pert, ruhlar doymuş musmutlu döndük evimize. Yılın son gününü de uçakta geçirdiğimizden midir nedir bir sonraki durak benim için belli oldu bile. Herkese umut dolu ve dileklerinden en az birinin gerçekleşeceği bir yıl dilerim.

Restoran kültürü

restoran-fransa
Gerçek bir Fransız menüsü yediniz mi bilmiyorum ama bizim kültüre uzak bir restoran kültürleri var bu Fransızların. Masaya oturdunuz. Şanslıysanız 5 dakika içerisinde garson elinde menülerle gelir ve hemen “apero alır mısınız?” diye sorar. Bu çok kilit bir soru. Çünkü garson orada size, siparişi almaya geç geleceğinin, yemeğin hazırlanmasının uzun süreceğinin sinyalini verir. Bir şeyler içerek sakince oturmanı bekler ki Fransızlar için beklemek çok normaldir.
Continue reading “Restoran kültürü”

Annelerin WhatsApp kabusu

whatsapp-mesajY kuşağı annelerinin akıllı telefon bağımlılığı ile birlikte ebeveynlik davranışları da değişmeye başladı. Çocuklu arkadaşlarımla sohbetlerimiz sırasında sık sık veli whatsapp gruplarından dert yanıyorlar. Çocuğum olmadığı için neden bahsedildiğini anlamıyordum. Konuyu biraz deşince altından ciddi ve kronikleşmiş bir sorun ortaya çıktı.
Continue reading “Annelerin WhatsApp kabusu”

Başyapıt denilebilecek bir roman

Agota-Kristof-Buyuk-Defter
Uzun zamandır bu kadar sarsıldığım ve etkilendiğim bir roman olmamıştı! Bu yıl elime geçen en iyi kitabı tanıtmak istiyorum sizlere. Agota Kristof’un Büyük Defter’i (Le Grand Cahier) okumak için resmen geç kalınmış bir roman (ve yazar)! Bitmesini hiç istemeyeceğiniz, hemen ikinci kitabı alıp okumaya başlayacağınız bir roman. Büyük Defter; Kanıt ve Üçüncü Yalan ile devam eden bir üçlemenin ilki.

Spoiler vermeden ilk kitabı anlatmak istiyorum ama kitabın güzelliği yanında o kadar aciz bir çaba olacak ki özetlemek…. Büyük Defter; savaşla parçalanmış ve işgal kuvvetlerinin elindeki bir ülkede, Claus ve Lucas’ın, anneleri tarafından anneannelerine bırakılmasıyla başlıyor. Oldukça kötü bir şöhreti olan anneannenin yanındaki ikizler, büyüklerin dünyasında var olmaya çalışırken hayatı, yazmayı ve acımasızlığı öğreniyor. Yazar ikizlerin gözünden olayları tüm çıplaklığıyla verirken, üç kitabı da birbirine ilginç bir kurguyla bağlıyor ve gerçek nerede bitiyor, yalan nerede başlıyor okuru şaşırtıyor. Özellikle kara mizah severlerin kaçırmaması gereken bir anlatı.

Yeni keşfettiğim ve hemen en sevdiğim yazarlar arasına giren Kristof’un ilginç bir hayatı var. Merak edenler buradan okuyabilir. Anlatımının gücü, yaşadıklarından geliyor diye düşünüyorum. Eserlerinin hepsi de çok yalın bir dille yazılmış. Yazılar bir şiir gibi akıyor. Şu ana kadar beş kitabını birden okuduğum tek yazar diyebilirim. Keşke yazmaya daha erken başlayabilse ve daha fazla eser bırakabilseydi…

Fransa’da üniversite eğitimi

Ogrenci_Fransa-kampus

Arkadaşlarımın ve blog okuyucularının çok merak ettiği konulardan biri Fransa’da eğitim. Uzun süredir yazmayı ertelemiştim ama ısrarlar karşısında dilim döndüğünce üniversite eğitimine yönelik bilgileri kısaca derledim.

Lise diploması, yani BAC (baccalauréat) alan herkes üniversitede istediği bölüme gidebilir. Öncelikle hemen belirteyim Fransa’da lisans eğitimi, doktorluk ve bazı özel bölümler hariç 3 yıl sürüyor ve üniversite sınavı yok. Fransa öğrencilere kısa ve uzun yüksek öğrenim gibi farklı seçenekler sunuyor. Bu nedenle BAC’tan, yani liseden sonra hangi tip yüksek öğrenim gördüğünüzü BAC+2, BAC+3, BAC+5 şeklinde belirtiyorsunuz. Nedir bu rakamlar şimdi onları açıklayalım.
Continue reading “Fransa’da üniversite eğitimi”

Ücretsiz şehir aktiviteleri

la nuit des musees.pngEylül geldi, okula dönüş sezonuyla birlikte şehirde de hareket başladı. Kültür, sanat etkinlikleri, spor faaliyetleri arttı. İşte bu yüzden Avrupa’da şehir merkezinde yaşamayı seviyorum. Çünkü şehrin sunduğu olanaklara yürüyerek 15 dakikada erişebiliyorum. Bir öğrenci olarak cebinizden para çıkmadan bir ayda en az 4-5 etkinliğe katılabiliyorsunuz. İşte yaşadığım ufak şehir Poitiers’de ücretsiz yapılabileceklerden bazıları;

Sandviç konser: Şehrin en büyük oditoryumunda, her ay veya iki ayda bir kez öğle yemeği saatinde ücretsiz bir konser izlemek mümkün. Konseptin adı da “sandviç konser“. Çünkü yemek yerken konser izleyebiliyorsunuz. Bu uygulamanın amacı herkesin, sosyoekonomik durumu ne olursa olsun sanata erişebilmesi. Harika bir konsept bence. Çalışanlar bile öğle tatilinde şehir merkezine gelip ruhlarını besleyebilirler.

Oda müziği: Konservatuvar öğrencileri şehrin müze, kilise, meydan, kütüphane gibi kamusal alanları kullanarak ücretsiz klasik müzik konserleri veriyorlar. En az yarım saat, en fazla 1 saat süren bu konserlerden bir ayda farklı mekanlarda 14 tane düzenliyorlar.

Müze olanakları: Müzenin ücreti cüzzi bir rakam olmasına rağmen, sanattan ve kültürel aktivitelerden yararlanabilmesi için her Salı ve ayın ilk Pazar’ı ücretsiz. Geçen yıl tüm Avrupa’da seçilmiş müzelerde düzenlenen “Müzede bir Gece” etkinliğine katılmıştım. İlk kez müzeler gece 00.00’a kadar ziyarete açık ve ücretsizdi. Müzede video gösterimi, ve klasik müzik, elektronik gibi farklı türlerde konserler düzenlenmişti. Umarım bu yıl tekrarlanır! Zira tadı damağımda kalmıştı…

Ayrıca Fransa’da her yıl Eylül’ün üçüncü haftası “Journees du Patrimoine”, tüm tarihi ve kültürel miras değeri kabul edilen binalar herkesin ücretsiz erişimine açılıyor. Paris’te yaşıyor ve Macron’un çalışma ofisini mi görmek istiyorsunuz? İşte tam zamanı. Bazı müzeler o güne özel atölye ve etkinlikler de düzenliyorlar.