Karantinada 40. ve 41. gün

Sevgili günlük bu haftasonu kayda değer pek bir şey olmadı. Yine yiyerek, içerek ve bolca Netflix izleyerek geçti. Karantina sona erdiğinde izlenmemiş film, dizi ve belgesel kalmayacak.

Bugün kardeşimin doğum günü. Çok özlesem de bu yıl görüşmemiz mümkün olmayacak. Videolu görüşme yapıyoruz arada ama, denizci olduğu için yeri geliyor üç yıl hiç denk gelemiyoruz. Umarım gelecek yıl Fransa’ya gelir de bol bol birlikte vakit geçirebiliriz.

İki gündür evde antrenman yaptığım için oturup kalkarken zorlanıyorum. Yetmezmiş gibi öğlen 5 km’den fazla yürüyüş ve koşu yaparak yediğim hamburgerleri eritmeye çalıştım. Tartıda çok büyük bir fark gözükmüyor şimdilik. Yönetilebilir bir kilo artışı var. Gariptir, eve kapandığımız şu süreçte Mila da 100 gram almış. Ailecek yemeğe düşmüşüz belli ki 🙂 Herkese sağlıklı günler…

Karantinada 39. gün

Tüp bitti bu kez de. Gidip değiştirdik. Fransa’da kimse eve tüp getirmiyor. Kendimiz söküp, değiştirip, yenisini takıyoruz. Zaten bugün haftalık alışveriş günümüzdü tüpler hipermarketlerde satıldığı için aradan çıktı. Markette lale gördüm, aldım. Salonda kokusu ve güzelliğiyle içimi açıyor.

Bugün kendimize ev yapımı hamburger ziyafeti çekelim dedik. Karamelize soğan biraz vaktimizi aldı ama şahane oldu. Birer tane daha mı yesek diye düşündük ama kendimizi tuttuk. Akşam üzeri bir saatlik yürüyüşümüzü yaptık, balkonda güneşi batıracağız. Herkese sağlıklı günler.

Karantinada 38. gün

Bazı sabahlar taze zencefil ve limon dilimlerini sıcak suda demleyip içiyorum. Tadı güzel, rahatlatıcı bir etkisi var. Fonda, Miles Davis’in “Kind of Blue” albümü çalarken, bugün gastronomi ve beslenme üzerine dinlediğim podcastler’den edindiğim ilginç bilgilerden bazılarını blog’da paylaşmak istiyorum.

Gıda antropoloğu Arzu Durukan’ın gıda ve kültür ilişkisi üzerine söylediği bir şey beni çok etkiledi: “Göçenler kültürlerini buzdolaplarında taşıyor.” Çok doğru! Gurbetteyim. Gidip buzdolabımı/erzak dolabımı açtım ve içinde salça, pul biber, yufka, yoğurt, hellim, tahin, damla sakız, pekmez, nar ekşisi, çay ve Türk kahvesi gördüm. Yani nereye gitsem, damak zevkimi, yemek kültürümü yanımda taşıyorum. Kardeşim de asimile olamadın oralarda diyerek dalga geçiyor benimle ama alışkanlıklardan vazgeçmek kolay olmuyor. Elbette evde dünya mutfağından yemekler yapıyorum, restoranlarda Fransız yemekleri yiyoruz salyangoz da dahil 🙂

Yine Durukan “Yemekle hafıza arasında güçlü bir ilişki var ve bu anne karnında başlıyor.” diyor. Örneğin bir yemeğin kokusunu duyduğumda annemin hazırladığı, çocukluk yıllarımdan kalma güzel bir sofra aklıma gelebiliyor. O sofradaki mutlu anlara gidebiliyorum. Bu yüzden sofrada tatsızlık olmasın, kavga etmeyin diyor Durukan. Yoksa o kötü anı, yemekle özdeşleşip bilinçaltımıza yerleşiyor ve bizimle kalıyor. Bu konuda çocuklar üzerinde yapılan bir araştırmadan da bahsediyor.

Son olarak not etmek istediğim başka bir ilginç bilgi de, kahve içmek için doğru zamanın 08.00-09.00, 12.00-13.00 ve 17.30-18.30 dışındaki saatler olması. Nedeni de kortizol seviyesinin uyandıktan hemen sonra yüzde 50 oranında artmasıymış. Kortizol seviyesi artmışken kafein alınca, vücut kafeine karşı direnç oluşturuyormuş. Dolayısıyla, ertesi sabah içtiğimiz kahveye rağmen ayılamamamızın nedeni de, kahve bağımlılığının nedeni de yanlış saatlerde kahve içmek. Aklımızın bir köşesinde dursun.

Sağlıklı günler herkese…

Karantinada 37. gün

Sabah caz tarihi üzerine bir podcast dinledim. Konuk sanatçı programın sonunda 11 tane albüm önerdi. Bu yazıyı yazarken Ella and Louis albümünü dinliyorum. Fark ettim ki albümü biliyormuşum.

Sabahtan eczaneye gidip dün verdiğim siparişi aldım. Eve geldiğim gibi kullanım talimatını okudum. Uygulaması oldukça basit. Ama benim oyuk garip bir yerde olduğu için biraz uğraşmak suretiyle deliği tıkadım. Yaklaşık dört hafta dayanır yazıyor kutuda. Görelim bakalım.

Öğleden sonra biraz karın ve kalça çalıştıktan sonra yürüyüşe çıktım. Güneş, yüzünü beş günlük yağmurlu havaların ardından yeniden gösterince, sokakları geçtiğimiz haftalara göre oldukça hareketlenmiş buldum. Herkese sağlıklı günler.

Karantinada 35. ve 36. gün

Dün, haftalık temizlik günüydü. Enerjim oldukça yüksekti. Temizlik yetmedi üstüne iki tencere de yemek yaptım. O da yetmedi bir saatlik yürüyüşe çıktım, eve dönünce de biraz karın hareketi yaptım. Akşam karantina döneminde en korktuğum şey başıma geldi! Dolgumu kırdım…

Sabah gözümü açtığım gibi dişçi araştırdım internetten. İki dişçiyi aradım ama hep telesekreter mesajına denk geldim. COVID-19 nedeniyle kapalı olduklarını, acil bir durum varsa diş hekimliği derneğinin aranabileceğini söylüyorlardı. Derneği aradım. Telefonu yanıtlayan hanımefendiye durumumu anlattım. Ağrı, sızı var mı diye sordu. Şimdilik ağrım olmadığını, ama yemek yemeye çekindiğimi söyledim. Bu salgın ortamında eğer ağrıdan bayılacak gibi olmuyorsam gelmememi önerdi. Evde, iyi bir diş bakımı yaparak ve dolgunun üstünü kapatarak idare etmemi söyledi.

Neyle kapatsam diye internette aranırken, eczanelerde dolgu oyuklarını kapamak için bir ürün satıldığını keşfettim. Üç eczane dolandım ama ellerinde yoktu. Son gittiğim yer getirtebilirim deyince yüksek fiyatına rağmen hemen siparişi verdim. Yarın sabah gidip alacağım. Bakalım nasıl uygulayacağım. Deneyimimi buradan paylaşırım.

Öğleden sonra Fransızca Whatsapp sohbet buluşmamızı gerçekleştirdik. Yine arka planda çocuk gürültüleri eşliğinde gıybetin belini kırdık 🙂 Akşam yemeğinin yanına, fırında kuşkonmaz tarifi denedim ilk kez. Güzel oldu, sonunda kuşkonmazı yiyebileceğim bir tarif bulmuş oldum. Bir çarşamba günü de böyle bitti. Sağlıkla kalın, dişlerinize iyi bakın…

Karantinada 34. gün

Dün doğum günüm tahminimden de güzel geçti. Mesajlar, aramalar dostlar yalnız bırakmadılar sağ olsunlar. Telefonu üç kez şarj etmek zorunda kaldım. Herkesin iyi olduğunu bilmek, uzun zamandır haberleşmediğim arkadaşlarla haberleşmek iyi geldi.

Bugün yağmurlu bir pazar günü. Even çıkmadık ve Chronicles of Crime oynadık. Mobil uygulamayla birleştirildiği için hem masa üzerinde hem de sanal gerçekliğe başvurarak oynanan bir oyun. Oyunun ilginç yanı, oyuncuların birbirleriyle rekabet halinde değil de, suçu çözmek için ekip olarak hareket etmesi.

Öğleden sonra, burada yaşayan Türk arkadaşlarla bir kahve toplaşması yaptık Whatsapp üzerinden. Güldük eğlendik, hepimiz temizlik ve yemek yapmaktan bıktığımızdan dert yandık. Sakin bir pazar günü de böyle geçti. Herkese sağlıklı günler.

Karantinada doğum günü

Bugün benim doğum günüm. Önemli bir yaş. Normal şartlarda plan, ormana, nehir kıyısına üç günlük bir kaçamaktı. Otel rezervasyonlarını bir ay önce iptal ettim. Bunca ağır hasta ve ölüm varken kutlama yapmak içimden gelmiyordu. Fakat, 18 Nisan yaklaştıkça herşeye rağmen yaşama tutunmak ve kutlamak gerektiği hissi ağır basmaya başladı. Derken birden aklım 30. yaş günüme gitti.

İşle ilgili bir eğitim için Amsterdam’daydım. Dünyanın dört bir yanından iş arkadaşlarıyla verimli bir çalıştay geçiriyorduk. Çalıştayın son gününde Amerikalı arkadaşlar arasında huzursuz bir fısıldaşma başlamıştı. Öğle yemeği sırasında huzursuzluk tüm gruba yayılmıştı çünkü İzlanda’da bir yanardağın patlaması sonucu oluşan kül bulutları yüzünden Avrupa hava sahasının büyük çoğunluğu kapanmış, uçuşlar birer birer iptal oluyordu. Avrupalı arkadaşlar hemen tren bileti aldılar. Ben ve benim gibi AB vatandaşı olmayan Asya ve Amerika’dan gelenler endişeliydik. Aslında Amsterdam mahsur kalmak için kötü bir şehir değil. Çok severim. Ama üç gün sonra doğum günüm için İstanbul’da planlarım vardı ve ben ona sabitlenmiştim.

Tren bileti benim işimi görmüyordu çünkü tek girişli bir Schengen vizem vardı. Ayrıca yanlış anımsamıyorsam 54 saat (iki kez de aktarma) sürecek bir tren yolculuğu pasaport kontrolünde kabusa dönüşebilirdi. Bu yüzden otelle görüşüp kalışımı bir süre daha uzattım. O zaman üzüldüğüm şey, şimdi düşününce başıma gelen en ilginç ve orijinal şeymiş. Kampanya direktörümüz Stephanie doğum günümde nerede yemek istediğimi sordu. Ben de, yıllar sonra Fransa’da yaşayacağımdan bihaber, Fransız restoranı olsun istedim. Eski bir fabrikadan bozma lüks bir Fransız restoranında arkadaşlarla keyifli bir kutlama yaptık. Aldıkları hediye de o kadar kıymetlidir ki hala gözüm gibi bakıyorum.

Bu yıl da bir pandemi patlak vermişken zorunlu olarak evde kutluyorum. İnsanın aklına gelmiyor değil, 10 yıl sonra doğum günümde dünyayı nasıl bir felaket bekliyor diye. Uzaylı istilası mı, zombi istilası mı, meteor mu?

Attila mutfağa girip hayatının ilk kekini yaptı. Çok da başarılı oldu afiyetle yedim. Akşam yemeği de ondan. Yani bugün mutfağa girmiyorum, servisiyle beni şımartıyor. Sağlıklı günlerde sevdiklerimle nice doğum günlerine…

Karantinada 32. gün

Bugün markette canımı sıkan bir şey oldu. Peynir reyonunda hellim bulmanın sevinciyle peynir alırken, arkamızdan geçen maskesiz bir kız hapşırdı. Eline hapşırdığını gördük. O ellerle muhtemelen bir şeyler ellemeye devam edecek. Hızla oradan uzaklaştık. Aradan beş dakika geçmemişti ki, başka bir reyonda maske takan bir kadın hapşırdı bu kez de. Yanımda bomba patlamışçasına kendimi uzağa attım. Dışarıdan bakan biri için oldukça eğlenceli gelebilir bu sahne ama şu günlerde oldukça paranoyaya yol açan bir durum. Hal böyle olunca dönüşte poşetleri balkonda beklettim, sonra yerleştirdim.

“Dalgano” diye sosyal medyada dolaşan bir kahve var. Baktım içinde granül (instant) kahve var. Tam denemekten vaz geçiyordum ki Refika’nın kanalında, Türk kahvesi ve kakao ile yaptığı başka bir çeşidini buldum. Yaptım, tadı çok güzel oldu. Maalesef fotoğraf yok çünkü benimki biraz sütle karıştı 🙂 Bir dahaki sefere artık.

Market fobisi oluşmaz umarım ilerleyen günlerde diyerek bugünü de noktalıyorum. Sağlıklı günler dilerim.

Karantinada 31. gün

Covid-19 nedeniyle sokağa çıkma yasağı ilan edildiğinde, her gün blog yazma kararı almıştım. Amaç hem meşgul olmak hem de neler yaşadığımı, hissettiğimi, yaptığımı kaydetmekti. Yıllar sonra dönüp okumak ilginç olabilir. İtiraf edeyim ki, çoğunlukla kısa yazsam da sürekli evde kaldığım bir dönemde anlatacak heyecanlı şeylerim olmadığından yeni içerik üretmek hiç de kolay olmuyor.

Havalar güzelleşti ben de yeniden koşmaya başladım. Koşmak iddialı olur, tempolu yürüş ve ucundan azıcık koşu diyelim. Haftalık Fransızca gıybetimizi Salı gününe erteledik. Çocuklu arkadaşlar ev ödevlerine yardım ettiklerinden uygun değillerdi. Bu arada Fransızca profesörüm beni arayıp Skype’la ilgili sorular sordu. Karantina döneminde kendisinin teknoloji danışmanı olmak hoşuma gitti.

Video konferansımız iptal olunca, ben de öğleden sonramı kışlıkları kaldırıp, yazlıkları yerleştirerek geçirdim. Birkaç parça kazak ve kalın giysi bıraktım elbette. Her ne kadar yazın sokaklara dönebilecek olsak da haziran ayında yorganla yatmışlığımız var. Bugünlük de bu kadar. Kendinize dikkat edin, sağlıkla kalın.

Karantinada 30. gün

Son dönemde bana sıkça sorulan bir soru, marketten aldıklarımı nasıl dezenfekte ediyorum? Buna verdiğim yanıt pek tatmin edici olmayabilir özellikle İstanbul koşullarında ama yine de buradaki rutinimi anlatayım.

Öncelikle haftada bir markete gidiyorum ki bulaşma riskini en aza indirebileyim. Blogumda daha önce de belirttiğim gibi küçük bir şehirde yaşıyorum. Kalabalık değil, bu nedenle dışarıya çıkarken maske ve eldiven kullanmıyorum.

Bu dönemde marketler iki şekilde hizmet veriyor. İlki, marketten çıkan insan sayısı kadar, bizi birer ikişer içeriye alıyorlar. Dışarıdaki sırada, herkes birbirine saygılı olduğu için 1, bazen 2 metre arayla bekliyor. Marketin girişinde el dezenfektanı bulunuyor ve herkesin kullanması zorunlu. Böylece markette dokunduğumuz şeylere virüs bulaştırmıyoruz. Benim gittiğim markette, kasaların ve aldıklarımızı koyduğumuz bandın üç saatte bir temizlendiğine yönelik duyurular asılı. Kasalarda ise, kasiyerin önünde bir pleksi var ve teması azaltmak için nakit kabul edilmiyor. Kredi kartı ile alışveriş yapılıyor. Nakitle alışveriş için müşteriler otomatik ödeme kasalarına yönlendiriliyor. Ben ödemeyi yaptığım gibi çantamda taşıdığım dezenfektan ile ellerimi siliyorum. Eve gelince torbaları bazen koridorda bırakıyorum iki saat. Bazen de hemen yemek yapmam gerekiyorsa kullanıyorum açıkçası. Aldıklarımı sabunla veya sirkeyle yıkamıyorum.

İkinci yöntem ise, online veya telefonla alışveriş listemizi marketle paylaşmak. 48 saat içinde sepet hazır bilgisi geliyor. Gidip sadece ödeme yapıp (veya online ödeyerek) siparişimizi alıyoruz. Bu ikinci yöntem genellikle çok büyük hipermarketler için geçerli.

Özetle, İstanbul gibi metropollerde elbette dezenfektan, maske ve eldiven kullanmadan alışverişe çıkmak akıllıca olmayabilir. Zira, izlediğim görüntüler sosyal mesafe dediğimiz konuya Türkiye’de yeterince önem verilmediğini gösteriyor. Az önce okuduğum bir Tweet’de Paris’te yaşayan birisi kendi mahallesindeki markette sosyal mesafeye kimsenin uymadığından şikayet ediyordu. Yaşadığınız yere göre kendi önleminizi alın. Herkese sağlıklı günler.