Başyapıt denilebilecek bir roman

Agota-Kristof-Buyuk-Defter
Uzun zamandır bu kadar sarsıldığım ve etkilendiğim bir roman olmamıştı! Bu yıl elime geçen en iyi kitabı tanıtmak istiyorum sizlere. Agota Kristof’un Büyük Defter’i (Le Grand Cahier) okumak için resmen geç kalınmış bir roman (ve yazar)! Bitmesini hiç istemeyeceğiniz, hemen ikinci kitabı alıp okumaya başlayacağınız bir roman. Büyük Defter; Kanıt ve Üçüncü Yalan ile devam eden bir üçlemenin ilki.

Spoiler vermeden ilk kitabı anlatmak istiyorum ama kitabın güzelliği yanında o kadar aciz bir çaba olacak ki özetlemek…. Büyük Defter; savaşla parçalanmış ve işgal kuvvetlerinin elindeki bir ülkede, Claus ve Lucas’ın, anneleri tarafından anneannelerine bırakılmasıyla başlıyor. Oldukça kötü bir şöhreti olan anneannenin yanındaki ikizler, büyüklerin dünyasında var olmaya çalışırken hayatı, yazmayı ve acımasızlığı öğreniyor. Yazar ikizlerin gözünden olayları tüm çıplaklığıyla verirken, üç kitabı da birbirine ilginç bir kurguyla bağlıyor ve gerçek nerede bitiyor, yalan nerede başlıyor okuru şaşırtıyor. Özellikle kara mizah severlerin kaçırmaması gereken bir anlatı.

Yeni keşfettiğim ve hemen en sevdiğim yazarlar arasına giren Kristof’un ilginç bir hayatı var. Merak edenler buradan okuyabilir. Anlatımının gücü, yaşadıklarından geliyor diye düşünüyorum. Eserlerinin hepsi de çok yalın bir dille yazılmış. Yazılar bir şiir gibi akıyor. Şu ana kadar beş kitabını birden okuduğum tek yazar diyebilirim. Keşke yazmaya daha erken başlayabilse ve daha fazla eser bırakabilseydi…

Paris’te tiyatro izlemek…

panaromic-la-comedie-françaiseÜç arkadaş bundan bir ay önce ani bir kararla La Comédie Française’de bir oyun izlemek amacıyla Paris yolculuğu planladık. İyi ki de yapmışız! Sheakespeare ve Moliere arasında gidip gelirken, birden Berthold Brecht’in “Arturo Ui’nin Önlenebilir Yükselişi”ni gördük ve sağolsun Léa hemen biletlerimizi aldı. Aynı hızla otel ve tren biletlerini de ayarladık. Geri sayım başladı, okul kapansa da tatil başlasa diye bekliyordum ve takvimler 10 Nisan’ı gösterdiğinde Louvre’a iki adım mesafedeki otelimize yerleşmiştik. Centre Pompidou‘da Chagall ve Kandinsky sergisini gezdiğimiz için, oyun öncesi resimlerin muhteşemliği ile çoktan sarhoş olmuştuk.

comedie-française-batiment

La Comédie Française, nam-ı diğer Molière’in evi, dünyanın en eski tiyatrosu olarak kabul edilen Fransız ulusal tiyatrosunda bir oyun izlemek benim için “ölmeden önce yapılacaklar” listesinden bir şeyin daha gerçekleşmesi demekti.
Continue reading “Paris’te tiyatro izlemek…”

İkebana ve origami

ikebanaJapon Festivali kapsamında ilk kez İkebana ve origami atölyelerine katıldım ve hakkında kısa ama çok ilginç şeyler öğrendim. Öncelikle ikebanadan bahsedecek olursam, bu bir felsefe ve Uzakdoğu’daki bir çok şey gibi o da Budizm’den alıyor kaynağını. İkebana’da amaç çiçeğin ömrünü uzatmak. Aynı insanlar gibi çiçeklerin de bir yüzü ve bir de arkası var diye açıklayarak başladı Japon hocamız ve Ying&Yang, sonsuzlukla devam etti. Bu açıklamaların ardından, kullanacağımız dalların, çiçeklerin ve yaprakların önce yüzünü bulduk. Daha önce bir çiçeğin yüzü nereye bakıyor diye hiç düşünmemiştim halbuki. Eve gidip çiçeklerime bir de bu gözle bakıp yönlerini değiştirdim.
Continue reading “İkebana ve origami”

Dans, düğün, festival…

Canım biricik arkadaşım Nihan’ın sosyal medya hesaplarını dondurmasının ardından japonkedi’nin şu yazısını da okuyunca, sosyal medya detoksu yapmaya başladım. “Kesin dayanamam, 1 haftaya kalmaz alemlere dönerim” diyordum ki, 45 günü geçti hala “temizim”. Sosyal medyadan eli ayağı çekince bir bağımlı olduğumu anladım. Bu süre zarfına; bir Angoulême çizgi roman festivali, İran’lı arkadaşımın düğünü nedeniyle maceralı bir La Seyne-sur-Mer yolculuğu, flamenko gösterisi, Star Wars müzikleri konseri, tiyatro atölyesi ve bir Orhan Pamuk kitabı sığdırdım. Ne Instagram’a, ne Facebook’a girmedim, hiç birini paylaşmadım…Yok fotoğraf çekeyim, yok filtre ve hashtag seçeyim, hangisini paylaşayım diye kendimi meşgul etmediğimden, anın tadını çıkardım ve çok daha kaliteli vakit geçirdiğimi fark ettim. Kim ne yapmış ne yemiş ne içmiş ilgilenmediğim gibi, kimse de benim ne yaptığımı bilmiyor kafam çok rahat. Tabii blog bu sosyal medya detoksuna dahil olmamakla birlikte leylek havada modundan fazlasıyla nasibini aldı. Ha bir de birkaç haftadan beri devam eden site aksaklıkları da cabası oldu.

Continue reading “Dans, düğün, festival…”

Sisteme isyan edenlerin kasabası

 

Tatilde Sardunya’daydık. Görülmesi gereken bu adayla ilgili gözlemlerimi ve tüyolarımı gelecek yazıda paylaşacağım. Ama önce sizi adanın doğusunda bir kasabaya götürmek istiyorum. “Banditoların”, anarşistlerin, otoriteye karşı haklarını savunanların mesajlarını duvarlara çizdiği, direne direne kazananların kasabası; 1.000m yükseklikte yer alan Orgosolo!

Orgosolo, belki de her Sardunya turistinin görülecekler listesinde yer almaz, ama Sardunyalıları anlamak için önemli. “Murales” denen 300’e yakın duvar resmi bir antropoloğun rüyası, hatta harika bir tez konusu olabilir. Kübizm izleri taşıyan çizimler; Sardunya tarihi, İtalyan politik skandallarından Vietnam’a, İspanya iç savaşından Şili’ye kadar küresel sosyal adaletsizlik, kadın hakları, çocuk işçiliği gibi pek çok konuya dikkat çekiyor.

Continue reading “Sisteme isyan edenlerin kasabası”