Karantinada 14. gün

Eve kapanalı (#restezàlamaison) iki hafta doldu. Dile kolay ama yaşayana zor. Sabah dışarısı -4 dereceydi. Attila toplantısı sırasında dolu yağdığını görmüş. Üşütmemek için yürüyüşleri bir süreliğine askıya aldım. Hal böyle olunca, evde ötelediğim işlere giriştim.

Önce kava indim. Biraz orayı düzenleyip yer açtım. Evde kullanılmayan eşyaları kava indirip bir koliye koyacağım, giysileri de bağışlayacağım. İşe mutfaktan başladım. Atılacak ne çok şey çıktı! Çizik tavalar, bir kere bile kullanılmamış, neden alındığı bile belli olmayan küçük mutfak gereçleri, tek tük kalmış bardaklar… Bütün günümü alan bu derin temizlik sayesinde mutfakta yer açıldı. Erzaklar arasında 6 paket farklı tipte pirinç bulunca çok güldüm. Herkes makarna stoklar ben pirinç 🙂 Bugünlük de bu kadar sağlıkla kalın.

Karantinada 9. gün

Netflix’te harika bir belgesel var: Minimalism. Bir süredir ilgimi çeken bu felsefeyi, eve kapanmışken daha fazla düşünmeye başladım. Yaşamımıza anlam katan, değer yaratan “önemli” şeyler dışında, reklamların bize dayattığı (ve aslında hiç de ihtiyacımız olmayan) ürünleri/hizmetleri daha fazla almanın/tüketmenin bizi mutlu etmediğine dair bir film. Belgeselden sonra evde şöyle bir dolandım ve neden durduğunu, neye hizmet ettiğini anlamadığım bir sürü nesneye rastladım. Büyük bir bahar temizliği sinyali alıyorum 🙂

Minimalizm, özellikle kadınların ilgisini çekebilecek kapsül gardırop (Project 333) ve minimalist ebeveynlik gibi daha mikro konulara da değiniyor. Ayıklamaya ilk önce giysiler ve ayakkabılardan başlayacağım. Bunun için de, uzun zaman önce bu işe eğilip bizlere güzel güzel kapsül gardırop önerileriyle gelen sevgili japonkedi’nin yazılarını tekrar okuyacağım. Zira kendisini oldukça zevkli bulmuşumdur her zaman. Daha azla, daha mutlu olabilmek neden mümkün olmasın? Sağlıklı günler dilerim.